Yalan

En tehlikeli yalanlar yarı gerçek olanlardır derler. Bu günlerde de her zaman olduğu gibi bu gerçeğe bir kez daha şahitlik ediyoruz. Ülkemizde bir yandan Ortadoğu, bir yandan Batı ve aynı anda ülke içinde o kadar çok değişik haber ve gelişme var ki. Zaten hepsine hakim olmak için ancak bir gazeteci yahut haberci olmak gerekiyor, çünkü 7-24 mesainizi bu işe harcamadan, başka işle meşgul olarak hepsini takip edemezsiniz. Bu da az haber kaynağı takip etme sonucunu doğuruyor. Hal böyle olunca bir, en fazla iki haber kaynağı okuyoruz. Hadi çok meraklısı üç okusun. Bu haber kaynakları ise genellikle en çok tiraj alan ve en çok ismi duyulanlar oluyor. Diğerleri gerek web sitesinin itici olması, gerek gazete yazarlarının tanınmamış olması sebebiyle tercih edilmiyor.

Peki bu yüksek tirajlı haber mecralarına baktığımız zaman ne görüyoruz? Hepsi bir yana körü körüne bağlı kuruluşlar. Tabi ki medya denilen olgu doğası gereği hep daha üst bir siyasi-sosyolojik yapıya hep bağlı olmuştur. Geçmişte de bu böyleydi, şimdi de bu böyle ve emin olun gelecekte de böyle olmaya devam edecek. Ancak bu bağlılık günümüzde köpekliğe dönüşmüş durumda. Hangi yüksek tirajlı medyaya baksak aynı kaynaklardan gelen, ne idüğü belirsiz haberler görüyoruz. Aslında buraya kadar devasa bir sıkıntı yok. Zaten buraya kadar bizim çok fazla bir sorumluluğumuz da yok. Medya yazar. İşin sıkıntılı tarafı, yalan olduğundan emin olduğumuz bir haber gördüğümüzde başlıyor. Bu yalan olduğundan emin olduğumuz haberi görünce ya devamını okumadan o haberi geçeriz, ya da “ne demişler bakalım” deyip devam ederiz okumaya. Bu çoğu kişinin yaptığı ve çokta yanlış olmayan bir olaydır ama olay şu ki, aynı gazeteyi ertesi gün tekrar alırız. Ya da aynı haber sitesine sabah kalkınca yine bakarız. Diyebilirsiniz ki “Yalan olduğundan emin olduğum bir haber görmüyorum.” O zaman size vereceğim cevap “Demek ki dikkatli okumuyorsun.” Olurdu.

Aynı gazeteyi tekrar okumamıza belki sayfalarca neden yazılıp açıklama yapılabilir, ama bana göre en iyi açıklama “The Prestige” filminde dediği gibi:
“Bakıyorsunuz ama göremiyorsunuz. Çünkü siz gerçeği öğrenmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.”
Eğer şuan kandırılmıyor olsaydık hepimiz çok zor durumlarda olurduk. Ekmek yediğimiz kapıda duramazdık, yaşadığımız ülkede ne insanlara ne kuruluşlara güvenemezdik. Ne iktidarlar hala orda kalabilirdi ne de pek çok dernek ve onların etkinlikleri var olabilirdi. E böyle bir durumda bizde istemesekte oturduğumuz yerde rahat oturamazdık. Haksız olduğunu kabul ettiğin bir kişinin hala yönetici olarak kalması isyanımıza sebep olurdu ve bu bahsettiğim isyan emin olun bir-iki kişinin oturduğu yerden kalkması için çıkmazdı.
Şimdi ben isyan deyince bazen akla direk solcu-devrimci görüş gelebilir. Ancak Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi
“İslam korkakların değil, cesur ve atılgan müslümanların omuzlarında yükselecektir.”
Bizim kabullenip yanlışlara kendimizi kandırarak göz yummamız değil, yanlışların hepsini tek tek tespit edip, sorumlusu kimse gerekeni yapmalıyız.
Tabi böyle söylemesi kolay. Mesele icraatte.

Tüm duyduğunuz haberleri okurken aklınızdan çıkarmamanız gereken şudur:
“Hiçbir insanın masum olmadığı gibi, hiçbir hata da tek taraflı değildir. Biz sadece kimin hatalarının daha az göründüğünü seçeriz”

Hataları görmekten korkmayın. Hele eleştirmekten hiç korkmayın..


Bir cevap yazın

İsim ve mail zorunlu değildir.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.