Şafağın Karanlığı

Evinde oturmuş sabahı bekliyordu Yavuz yine. Pencerenin önünde, zamana göre sanki çok  önce doğması gereken ama o insanların zamanı kandırıp saatlere hapsettiği şafağı bekliyordu.

Üzgün müydü? Kızgın mıydı? Düşünceli miydi? Yalnız mıydı?

Hiçbirini bilmiyordu. İşin ilginç tarafı ise, hiçbirini umursamıyordu. Şuan sadece karşısındaki o kapkara geceye ve bir türlü doğmak bileyen güneşe odaklanmıştı. Bekledi, bekledi ve bekledi.. Saate bakmıyordu, ne zaman doğacağını öğrenmek istemiyordu, daha doğrusu umursamıyordu.
Kaptı montunu ve dayanamayıp sokaklara savurdu kendini. Bir yanda gözü hala ufuk çizgisine kayıyor, öte yanda karanlık sokaklarda amaçsızca dolanıyordu.
Sonra ansızın düşünmeye başladı. Hani Newton’ın bir anda kafasına elma düşüp yer çekimini bulması gibi. Tek farkı, Yavuz’un kafasına hiçbir şey düşmemişti.
Ümidi düşündü.. Nasıl Ümit ettiğini; arsızca, hiç durmadan ve belkide Allah’tan utanmadan. Çünkü nasip etmiyordu Allah, neden bu kadar ümitliydi peki? Ümidinin peşinden koşuyor muydu? Bunu düşündü, gerçekten koşuyor muydu? “Hayır” dedi içindeki ses; “Zaten koşma, sadece akışına bırak, su yolunu bulur.”
Peki ama ya su benim istediğim yoldan başka bir yol bulursa? dedi iç sesine, sanki soru sormuyor da çöldeki bedeviden su istiyordu.
“Allah’ın dediği olur.”
Bu cevap Yavuz’a yeterdi. Ümitliydi, ümit ettiği şeyi hatırlamaya çalıştı biran, ama sonra vazgeçti düşünmeye çalışmaktan, planlarını unuttu, fikirlerini kaybetti.. Zira ufuk çizgisi kızarmıştı şimdi. Düşünmek için artık doğru zamanda değildi. Şimdi izleme zamanıydı, kızıllığı izleme, ufku izleme, şafağı izleme.. O da izledi, sadece izledi..


Bir cevap yazın

İsim ve mail zorunlu değildir.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.